Dijital Son Dua

Entelektüel-aydın kesim samimi mi? Yoksa gizliden gizliye Platon’un Atina vatandaşları için talep ettiği şeyi mi arzuluyor?

Entelektül-aydın kesim gerçekte ne istiyor? Görünürde istenen modernitenin Avrupa’ya getirdiği sivil yaşam koşulları: Herkese eşitlik, özgürlük, demokrasi. Kimse kimseyi ötekileştirmesin, herkes toleranslı olsun.

Tüm bunlar sağlansaydı entelektüel-aydın kesimin konumu, yaşam modeli, toplum ile ilişkisi nasıl olurdu? Bu bilinmiyor çünkü hiç yaşanmadı. Entelektüel-aydın kesim buna en yakın tecrübeyi başka ülkelere gittiklerinde yaşıyor olabilir. Kimsenin kendilerini tanımadığı, yabancısı oldukları için üstünlük taslayamayamadıkları ortamlarda anonim dolaşırken. Kendi ülkelerinde toplu taşıma aracına binmeyi küçük görürken gittikleri ülkelerde “Oh rahatça metroya binebiliyorsun, kimse seni rahatsız etmiyor” derken!

Doğrudur entelektüel-aydın olmak bir coğrafya içinde geçerli, onun dışında geçerliliği yitiren kimlik gibi değil. Ancak o sıfatın gereklerini göstermeden içinde bulunulan toplum tarafından entelektüel-aydın olarak nitelendirilmek de mümkün değil.

Paranı göster zengin diyeyim, bilgini göster entelektüel diyeyim. Parayı kullanarak toplumda yer edinmek kolay. İş bilgiyi göstermeye geldiğinde ideoloji, o toplumun kültürel mirası vb. devreye girecektir. Eğer söylenmekte olan şarkıya uyum sağlayamazsan seni içlerine almazlar. İster onlardan daha güzel söylüyor ol, ister senin şarkın daha güzel olsun. Sen dışarıdan geldin.

İlk soruya geri dönersek. Entelektüel-aydın kesim belki tam da on yıllardır yaşanmakta olan şeyi istiyor. Eğitim almış, bilgi biriktirmiş, az çok onunla bir şeyler üretmiş ancak bunun karşılığını bulamamış kesim olarak faturayı sıradan insanlara kessinler. Görünürde “Eğitim şart” desinler, içlerinden “İyi ki hepsi de okuyamamış” ! Eşitliği, özgürlüğü, demokrasiyi, adaleti vb aslında sadece kendi yaşam süreçlerine dokunan alanlarda istesinler de görünürde herkes için istiyor olsunlar. Platon da sonuçta demokrasiyi Atina’nın özgür vatandaşları için istememiş miydi? Şehirdeki köleleri dışarıda tutarak…

Tüm dünyada eğitimli olmanın, entelektüel-aydın olmanın prim yapamamasının temel nedeni bu olmasın? Eğitimli olmak, o trene atlayamayanların sırtından geçinmeyi sağlayan bir imkan haline dönüşmüş. Tolstoy’un son yıllarına bakın. Samimi bir entelektüel-aydın olarak bu kısır döngüden kendini dışarı atmak istesen de seni kolay kolay bırakmıyor, gelip ölüm döşeğinde kapandığın evin dibinde düzene geri dönmeni bekliyorlar.

Bilgi ağları dünyanın dört bir yanını kaplarken sadece üstünde hiç güneş doğmamış yeni yeni diyarlar ortaya çıkmadı. O diyarların ahalisi güneşin ışıttığı başka diyarları da izler, oralar hakkında doğru-yanlış, ileri-geri hüküm verir hale geldi. Artık toplum içinde belli bir özellikten dolayı işgal edilen mevki bazı nahoş şeyleri yapmayı meşrulaştırmıyor. On yıllardır bu formül hep kamu yöneticilerinin kendi ceplerini düşünmesi dar alanıyla sınırlandı. Benzer bir durum entelektüel-aydın kesimde gerçekleştiğinde ise üstü örtbas edilmeye çalışıldı.

Dünya bugün örtbas edilen bu manevi yolsuzlukların faturasını tahsil ediyor veya ödüyor. Hangi açıdan bakıyorsanız! O halde geriye Hallac-ı Mansur’a sığınmak kalıyor. Gözü dönmüş “cahil tayfa” onu öldürmekle meşgulken, o Allah’a onları affetmesi için dua ediyordu: “Bağışla onları! Sana olan sevgilerinden böyle yapıyorlar”.

Facebook’un “Buraya bir şeyler yaz” satırına yazılacak bundan samimi son dua olabilir mi?

 

Davos 2017 ve Dijitalizm

Davos 2017 “Duyarlı ve Sorumlu Liderlik” ana teması ile popülist dünya liderlerine karşı iş dünyasını bir tür kalkışmaya davet ediyor’ Peki “dijitalizm” yeni bir devrimi ateşleyebilecek mi?

Dünya Ekonomi Forumu’nun (WEF) 47. Davos Zirvesi 17 Ocak 2017’de başladı. Zirve her sene bir konu seçip onun etrafında tartışmalar, konuşmalar, etkinlikler düzenliyor. Kurucusu Klaus Schwab’ın de ifade ettiği gibi zirvedeki oturumlar “etkileşimli” birer çalışma toplantısı formatında. Yani izleyicilerden de azami katılımcı olmaları bekleniyor.

Davos’un ilan ettiği konu sadece Davos’ta kalmıyor. Dünya iş çevrelerinde geniş yankılar uyandırıyor; iş çevrelerinin stratejik kararlarını etkiliyor. Bunun bir nedeni de WEF’in yılda bir hafta Davos’ta çalışıp, kalan 51 haftada yatıyor olmaması. Yıl boyunca dünyanın çeşitli ülke ve bölgelerinde yüzlerce çalışma toplantıları organize ediyor ve seçilmiş olan konu ve ona götüren yolların yapıtaşları olacak nitelikteki projeleri hayata geçiriyorlar.

2016’nın konusu 4. Sanayi Devrimi idi. Bu tartışmaya çok açık bir isim. Ancak Davos Ruhu’nda konunun felsefesini yapmak pek yok – belli ki onu Schwab ve ekibi yapıyor. Katılımcılara düşen konunun işaret ettiği şeyleri, detayları tartışmak.

Örneğin 4. Sanayi Devrimi lafzının sübliminal mesajlar içeren ideolojik bir formatta olduğunu iddia eden ve bu nedenle eleştiren yok. Daha doğru ifadenin Sanayi Devrimi’nin 4. Evresi olduğunu başlıklaştıran da. Ancak 4. Sanayi Devrimi nedir diye sorguladığınızda yapılan açıklamalardan anlıyorsunuz ki aslında söylenmek istenen şey Sanayi Devrimi’nin 4. Evresi.

E o zaman neden öyle demiyorsun? Ya da öyle söylenmek yerine böyle söylense ne değişir?

Öyle söylenmek yerine böyle söylenmesi şunu değiştiriyor: Bu başlığa maruz kalan kitlenin çok azı detayları okuyup, ne demek olduğunu anlıyor. Çoğunluk ise “4. Sanayi Devrimi ! Hmm robotlarla, nesnelerin interneti ile ilgili bir şey” deyip geçiyor.

Bilinçaltına ise şu gizli mesaj yerleşmiş oluyor : Sanayi Devrimi sabittir; zaman zaman deri değiştirir. Şimdide de dördüncü kez deri değiştirmekte.

Bu mesaj zihinlerde neyin ıskalanmasını sağlıyor? Sanayi Devrimi’nin, onunla gelen kapitalizm (ve global türevleri) modelinin bir alternatifinin olabileceğini !

2008’de ABD’de kriz yaşanırken bir tür devletçilik modeli çerçevesinde bazı kiritik dev firmalar devlet sermayesi ile “kamulaştırıldı”. Yani köşeye sıkışan kapitalizm, hayatta kalmak için ruhunu bile satabileceğini tüm dünyaya gösterdi.

O yıllarda Marx’ın Londra’daki mezarına “senin haklı olduğunu biliyorduk” türünden mesajlar bırakılıyordu.

Davos’ta 2016’nın ana konusu olan “4. Sanayi Devrimi” çok büyük bir adımdı. İşlenmesi, hazmedilmesi yıllar alacak; kapitalizmi de düştüğü bataktan kurtaracak bir can simidi.

Oysa bu yıl çok daha pragmatik bir konu var : “Duyarlı ve Sorumlu Liderlik”. Ne bu allah aşkına? Geçen sene kapitalizmi kurtarıyorken bu yıl İnsan Kaynakları departmanının rutin konularından birine mi odaklanılıyor?

Prof. Klaus Schwab’ın açılış konuşması dikkatle dinlenirse bu mücbir konunun neden bu yıl gündeme alındığı daha iyi anlaşılacaktır. (Video için bkz : http://bit.ly/2iGyLaW)

Anlaşılan Schwab (ve çevresi), başta ABD olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde yükselen popülist kamu yönetimi hareketlenmesini globalleşmeye bir tehdit olarak görüyor ve buna karşın dünyanın her yerindeki “liderleri” “duyarlı ve sorumlu” olmaya davet ediyor.

“Lider” derken kastı sadece özel sektörü oluşturan şirketlerin üst düzey yöneticileri değil; aynı zamanda kamu yönetiminin de önde gelen yöneticileri.

“Duyarlı” derken kastı, bu liderlerin gerek kendi organizasyonu gerekse de yakın ve uzak çevresi ile etkileşim içinde olmaları. Dinlemeleri. Önerilere açık olmaları.

“Sorumlu” derken kastı ise sadece pasif olarak dinleyici pozisyonunda kalmamaları, bu geri bildirim sonucunda en uygun karar ne ise onu almaları, harekete geçmeleri.

Liderler tüm bunları ne için yapacak? Global çapta sosyo-ekonomik hayatın daha da kötüleşmesini engellemek için. Neden engellemeleri gerekiyor? Çünkü sosyo-ekonomik hayat kötüleştikçe popülist liderlerin ülke yönetimlerinin başına gelme olasılığı artıyor.

Görünen o ki Davos, Trump-vari globalleşme ruhuna aykırı görünen popülist liderlerle ile cepheden savaşmanın sonuç vermeyeceğini bilecek kadar deneyimli. Ancak “toplumsal” bir kalkışma sayesinde bu olumsuzluğun ilerlemesi durdurulabilir. Bu tabloda kalkışacak “toplum” kim? Hayır, ülkelerin sokaklarındaki insanlar değil. Global iş dünyasının üst düzey yöneticileri ile kamu yönetimindeki üst düzey bürokratlar.

Bu seneki konu ABD’deki seçim sonuçları neticesinde, sanki mecburiyetten seçilmiş. Ortada bir acil durum var. Kasımda Clinton seçilmiş olsaydı büyük bir olasılıkla bu seneki Davos’un konusu 4. Sanayi Devrimi olgusunu destekleyecek, güçlendirecek bir tema olurdu; bu değil!

Yine de konunun genelliği (“duyarlı ve sorumlu liderlik” istediğiniz her yere çekilebilir, dilediğiniz her şeyi içerebilir) 4. Sanayi Devrimi çıkışını da akıldan çıkarmamayı sağlıyor. Bu seneki konuyu güçlendirmek üzere belirlenmiş olan dört temel sütundan birisi 4. Sanayi Devrimi. Adreslenen temel şeyler ise işgücünün 4. Sanayi Devrimi’nden olumlu olarak nasıl etkileneceği?

Aslında cevap basit. Bilgisayarlaşma 80li ve 90lı yıllarda işgücünü nasıl dönüştürdüyse, “robotlaşma” da benzer bir etkiyi yapacak. Dün sadece kağıt-kalem ile iş yapmayı bilenler beyaz-yakalı sektörlerde iş bulabiliyorlardı. Ancak bilgisayarlaşma ile birlikte bunlar ya bilgisayar kullanmayı öğrenmek zorunda kaldı ya da resimden çıktı. Bu formasyonda üstü çizilen yüz kişinin yerine belki üç yüz tane bilgisiyar bilen kişi resme dahil oldu.

Bu formüle göre bilgisayarlaşma, insanı işsiz bırakmadı; aksine istihdamı artırdı. Siz gelin de üstü çizilen yüz kişiye anlatın bunu. Onlar işsiz kalmadı mı? Yeni teknolojilerin “yıkıcı”lığı buradan gelmektedir. Müstakil evlerin yıkılıp apartman, apartmanların yıkılıp gökdelen yapılmasında yıkıcılığa benzer bir durum.

Bilgisayarlaşma sadece daktilo ile yazan yazarları bilgisayara göç etmeye zorlamadı. Daktilo tamircilerini, daktilo sarf malzemesi satanları da göçe zorladı. Göç sonucunda hayatta kalanlar bilgisayar tamircisi oldu. Diğerleri evine gitti.

Sanayi Devrimi denilen robotlaşma da benzer bir etki yapacak. Dip toplamda belki istihdam edilen insan sayısı artacak ama “Senin için oyun bitti” denilerek evine gönderilen azımsanamayacak bir grup da artacak.

Bu insanların son iki silahı var : Yeni gelen teknolojileri ve giderek öteki herşeyi öğrenmeyi terk ederek cahil kalmayı seçmek. Ve “Asacağım, keseceğim!” diyen popülist liderleri başa getirmek.

Schwab ve benzeri kapitalizm paradigmasına tutulmuş baby-boom kuşağı temsilcilerini anlamak zor değil. Bir dogma olarak başlayan ve giderek rakipsiz kalmanın da verdiği rehavetle dogmatizme dönüşen kapitalizmin bir alternatifinin olabileceğini hayal etmek artık çok zor!

Oysa bugün sanayi devriminin dördüncü evresi dedikleri ve bunu sübliminal bir mesajla paketleyip 4. Sanayi Devrimi adını verdikleri şey özde kapitalizme bir alternatiftir; kapitalizmin yeni bir aşaması değil.

Global kapitalist model içine düştüğü çukurdan çıkmak için bu alternatifi satın almaya, esir almaya çalışmaktadır. Dijitalizm bu tuzağa düşecek mi?

İnsanlık, “bilgi toplumu”nu yeni bir toplum türü olarak idrak edebilecek mi? (Avcı-Toplayıcı, Tarım ve Sanayi Toplumu evrelerinden sonra gelen dördüncü bir toplum türü olarak).

Yoksa onu yıllardır seksi adının ardına saklanmış ne olduğu konusunda pek de bir fikir birliğine varılamamış içi boş “post-modernizm” sloganının yeni tanımı olarak mı paketleyecek?

“Okumuş”un Şerri!

İmamın cenazede ettiği lafın şunlardan pek de bir farkı yok: “Eşeğe altın semer de vursalar, eşek yine eşektir” veya “Eğitim cehaleti alır; eşeklik baki kalır”

15 Temmuz 2016 gecesi yapılmaya çalışılan darbe girişimi sırasında Boğaz Köprüsü’ndeki arbedede öldürülen Erol Olçak ile evladının cenaze töreninde imamın “… bilhassa okumuşların şerrinden muhafaza eyle ya Rabbi” dileği tartışmalara yol açtı.

AKP’nin uzun yıllardır medya işlerini de yaptığı için Cumhurbaşkanı Erdoğan, 11. Cumhurbaşkanı Gül ve pek çok üst düzey devlet adamı ve politikacıların da katıldığı bir törende sarf edildi bu sözler.

Akabinde bazı okumuşlar bu değerlendirmeye tepki gösterdi. Mesela şov dünyasından bir kişi ilk gelen vahyin bile “oku” olduğunun altını çizerek imamı eleştirdi.

Öncelikle bir şeyi tespit etmek gerekir ki, işaret edilen ayet, dış mana olarak bir metin okuma anlamına gelse de iç mana olarak “gördüklerinden bir anlam çıkar” anlamına gelir. Gündelik hayatımızda da bu ifadeyi kullanırız. Örneğin deriz ki “TSK’daki bu durumu nasıl okuyorsunuz?”. Buradaki “okumak” eylemi bir kitap veya metin okumayı değil, bir değerlendirme yapmayı, analiz etmeyi, tefekkürü, kalben akletmeyi işaret eder.

İmamın “okumuşlar”dan kastının dış manaya daha yakın olduğu yorumu yanlış olmayacaktır. Okumuş; yani eğitim almış kişi.

Peki imamın bu temennisi eleştirilmeli mi yoksa bir totoloji olarak yerli yerinde bırakılmalı mı?

Şu değerlendirmeyi yaparak analiz edilebilir: Okumuş bir kişi topluma ne tür zararlar verebilir? Peki cahil bir kişi ?

Kişinin cahilliği arttıkça onun topluma zarar verme gücü de o oranda azalacaktır. Burada cahillikten kasıt, okul bitirmek anlamında değil; her türlü bilgiden yoksun olma ile ilgili. Örneğin bir silahı kullanmasını bilmeyen bir kişi, bilene göre daha cahildir. Bu manada “cahilliğin zirvesi”, saf bir çocukluk halidir. Hepimiz bu evreden geçtik; çocukluğun kötülük bilmez o saflığını tattık; hala anımsar ve “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” diyerek ah çekeriz!

Cahillik zirvesinden aşağı indikçe bilmeye başlarız. Veya bilmeye başladıkça cahillik zirvesinden aşağı ineriz.

Bilmeye başladıkça, insanın trajedisini idrak ettikçe (hepimiz öleceğiz), bu trajediye giden karanlık sokakları gördükçe (karnımı doyurmazsam ölebilirim, cebimde para olmazsa evime yiyecek götüremeyebilirim vd) kötülük de ister istemez içimizde büyümeye başlar. Nasıl? Nefsin içine gizlenerek!

Olay elbette ki bu kadar basit değil. Her okuyan kötü olacak diye bir kural yok. Ama şurası da bir gerçek ki sanayi toplumunun güdümündeki eğitim sistemi eğitmekten ziyade öğretmeye odaklıdır. Bilgileri transfer eder ama kişiyi adam etme yolunda pek çaba sarf etmez. Bu güdümlü tabloda akıl vardır ama hikmet olmak zorunda değildir. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra “modernite”nin (bu laf rahatsız ediyorsa, “kapitalizm” de denilebilir; aynı şey) güdümüne giren toplumlarda eğitim sistemi bu şekilde dönüş(türül)müştür dense pek de yanlış olmaz.

İşte okumuşların şerrinden korunma isteği bu hassas noktayı işaret etmektedir. Bu lafın “Eşeğe altın semer de vursalar, eşek yine eşektir” veya “Eğitim cehaleti alır; eşeklik baki kalır” gibi laflardan pek de bir farkı yoktur. Olsa olsa şöyle bir nüans resme dahil edilebilir: Eğitim sayesinde eşek, daha geniş çapta eşeklik yapma imkanlarına erişme fırsatı bulur.

21.yüzyılda tabloyu şöyle değerlendirmek zamanın ruhunu okumak açısından daha sağlıklı olacaktır. Dijitalleşme insanın o saf çocuk veya “cahil” kalma hakkını giderek elinden alıyor. Çocuklar çok daha erken yaşta büyüyor, saf çocuk halinden çıkmak istemeyebilecek bireyler, ceplerine giren ve sosyal medyaya bağlanma özelliği olan telefonlar sayesinde “cahil kalamıyor”.

Altı çizilmesi gereken bir husus daha var : Kişi ya okumuştur ya da saf çocuk gibi cahildir demek tam doğru olmaz. Bu iki kutup arasında pek çok farklı gri ton da yer alır. Hatta o kadar ileri gidilebilir ki büyümüş hiç bir insanın “saf çocuk” seviyesinde cahil kalamayacağı bile iddia edilebilir.

Zaman zaman “oy”unun değersizliği nedeniyle gündeme gelen “çoban” bile sonuçta iki koyunu güdecek kadar, sürüyü otlatmaya götürüp getirecek kadar, sürüden hiç bir hayvanın eksilmemesini sağlayacak kadar bilgilidir.

Bu açıdan bakıldığında, aslında imamın dileği (kendisi dahil) neredeyse herkesi resme dahil eder. Saf çocuklar hariç!

Sonuç olarak bu yazının da dış manası cehaleti övmek şekilde yorumlanabilir. Ancak asıl mesaj, eğitimin sadece kuru bilgi ile sınırlı kalmamasının, fakat bireyi de eğitmesinin, ilk vahiydeki “oku” emrini idrak edebilecek, hem çevresini (dışı) hem de kendisini (içi) okuyabilecek şekilde hikmetlendirilmesinin önemini vurgulamaktır.

Hikmetin resimden çıkarılmış olması bir tesadüf veya norm değildir. İşin özünde kapitalizmin bireyi bir makine olarak görmesi yatmaktadır; üreten ve (tercihan ürettiğinden daha çok) tüketen bir makine.

Modernite özne ile nesnenin birliğini bölmüş; nesneye odaklanmıştır. Her türlü maddi imkana sahip olan modern bireyin içindeki boşluğu dolduramaması neyle ilgili sanıyorsunuz?

 

“Internet” Nasıl Yazılacak?

Internet mi, internet mi?

Gündemdeki önemli bir dijital konu. Internet cümle içinde nasıl yazılacak? Büyük harfle (Internet) mi, küçük harfle (internet) mi? Yakın zamana dek bu sorunun cevabı büyük harf idi. Ancak AP ajansının geçtiğimiz aylarda 1 Haziran 2016’dan itibaren küçük harfe geçeceğini ilan etmesi, tartışmaları da beraberinde getirdi.

Tartışmaya dahil olanlar ikiye bölünmüş durumda ama büyük çoğunluğu, bütünüyle keyfi nedenlerle büyük harfi (Internet) ve küçük harfi (internet) seçiyor.

Internet Türkçe bir kelime olsaydı, bu sorunun cevabını bulmak kolaydı. Cins isim mi, özel isim mi? Eğer cins isimse internet diye yazmak gerekir. Özel isimse Internet (tartışmaya katılanların bu detayı pek gündeme getirmemesi, İngilizce’de de böyle bir kural olup olmadığı konusunda beni düşündürmedi değil).

Peki Internet özel isim mi, cins isim mi? Cins isim, birden çok olabilen şeyler için, özel isim eşsiz olan şeyler için kullanılır. Örneğin elma cins bir isimdir. Ama Elma A.Ş. diye adı elma olan bir firmayı işaret etmek gerekirse, özel isim olur ve Elma olarak yazılır.

Peki tek olduğu halde cins isim gibi muamele gören şeyler yok mu? Örneğin güneş. İçinde bulunduğumuz sistemde tek bir güneş var. Ama Güneş değil de güneş şeklinde yazıyoruz.

Internet de kavram olarak irili ufaklı müstakil ağların birbiri ile iletişim kurar hale gelmesi sonucu oluşmuş eklektik yapıya verilen isim. Yani alternatif bir Internet olamaz.

Mı acaba?

Örneğin bir ülke, şehir veya kullanıcı grubu çıksa ve dese ki biz şu şu sebeplerden dolayı şu şu standardlarda müstakil bir ağ kuracağız ve şu şu kurallara uyan diğer ağları da internete dahil olmadığı sürece bünyemize dahil etmeye yeşil ışık yakacağız.

Bu durumda yeni bir eklektik ağ oluşmuş olur. Internet gibi o da ağların ağı ünvanını alır.

Bu demektir ki “internet” aslında bir cins isimdir. Sadece lojistik sebeplerden dolayı, ondan ikinci bir tane yoktur.

Aslında bu son tümce de tam doğru değil. Çünkü uzun zamandır, Internet/2 denilen müstakil başka bir ağ var. Bu ağ gelişmekte olan teknolojiler için deneysel olarak kuruldu ve temelde ABD’nin kar amacı gütmeyen kamusal kurumlarını birbirine bağlıyor.

Eğer Internet özel isim olsaydı, bu yeni ağa başka bir isim verilmesi gerekmez miydi? Oysa Internet/2 ismi bile internetin bir cins isim olduğunu gösteriyor. Bizim kullandığımız birincisi, bu ise ikincisi.

Yoksa kim çocuklarına Evlat, Evlat/2, Evlat/3 diye isim verir.

Bilginin Değeri

Anı yaşamak, o an için mutluluk verebilir. Peki bu yeterli mi?

Kıyıda köşede kalmış lokantaları keşfetmek güzeldir. Hele bir de lezzetliyse. Örneğin İstanbul’da en güzel lahmacunu Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin karşısındaki G.Antepli Mehmet Usta’da yapılır. Onu Fatih’teki Öz Kilis Kebap ve Lahmacun Salonu izler.

Döner mi? Birkaç tane birincim var. Aksaray’daki Sadık Usta. Maltepe’deki Dönerci Ali Usta, Kavacık’taki Bayramoğlu. Ve Galata’daki Tünel Döner.

Köfte? Tabii ki S.Ahmet’teki Selim Usta (artık şubeleri de var). Sirkeci’deki Filibe Köftecisi.

Bu tür lokantaların müdavimleri iki gruptan oluşur. Birincisi bulundukları semtte veya yakınında yaşayan sakinler. İkincisi de benim gibi istihbaratını almış olup, üşenmeyip yaşadığı yerden kalkıp gidenler.

Özellikle bu ikinci gruba girenler, alanında bu denli başarılı bir örneğin neden daha geniş kitlelerce bilinmediğini merak eder.

Bu durum sadece yeme-içme mekanları için geçerli değil. Örneğin ilgi alanlarımdaki sözüne güvenebileceğim, uzman kişileri tespit edip, onların eserlerini, ürünlerini yakın takibe almayı önemserim. Benzer bir durumu orada da gözlerim. Kişinin söyledikleri, yazdıkları, çizdikleri, ürettikleri çok değerlidir ama nedense onu da ancak bilenler bilir.

Bu bir öğretim üyesiyse, sadece öğrencilerinin yakın takibindedir ama toplumu ilgilendirecek diğer kesimler onu pek tanımaz. Eserlerini bilmez.

Bu tür kişileri yakın takibe alan ya da almak zorunda olanlarla ilgili bir sıkıntı var. O da kişinin yarattığı izleri kayıt altına alma konusundaki gönülsüzlükleri. Örneğin kişi düzenli olarak halka açık konferanslar veriyorsa, bunun video veya ses kayıtlarının alınmasını, internet üzerinden paylaşılmasını nedense düşünmezler.

Bu tür kanaat önderlerinin kendileri ne yazık ki mütevazılıklarından zaten konuya özen göstermez. Gösterse kibirli damgası yer.

Peki bireyler kendi dünyalarındaki bu eşsiz kurum ya da kişilerin daha geniş kitlelerce bilinmesini sağlamada neden kendilerini sorumlu hissetmez?

Benim cevabım “bilgi olgusu”na değer vermiyor olmalarıyla ilgili. Birey sadece o anı yaşıyorsa, o an için gereksinim duyduğu şey karşılanıyorsa, bunu bir sonraki ana taşıma konusunda herhangi bir motivasyonu yoktur.

Dünyanın en güzel dönerini Aksaray’da iki metrekarelik bir mekanda yapan bir dönercide yiyorsunuz ama bunu dünya ile paylaşma gereği duymuyorsunuz. Sadece karnınız acıktığında ve içinizden döner yemek geliyorsa gidip o anın hazzına erişmek için o mekanı kullanıyorsunuz.

Kuantum konusunda çok iyi konferanslar veren bir hocanız var. Dersi geçmek için gidip onun her konuşmasını dinliyorsunuz; ama ses veya video kaydı alıp, o gün orada olmayanların da o konuşmadan istifade etmesini önemsemiyorsunuz.

Suyun öte yanında birileri ise şöyle düşünüyor: Üniversitemizde ders veren profesörlerin tüm ders anlatımlarını videoya kayıt edelim. Bunu tüm dünyaya ücretsiz olarak açalım. Dileyen, dünyanın neresinde olursa olsun, bunu izlesin, konu hakkındaki bilgi eksikliğini gidersin.

Her insan hayata sorular sorarak başlıyor. Ancak zamanla içine düştüğü çevrenin, toplumun olağan baskıları karşısında pes etmek zorunda kalabiliyor; kolu kanadı kırılıyor. Geleneğin, böyle-gelmiş-böyle-gider mentalitesinin bir parçası haline geliyor. Dogma, dogmatizme evriliyor.

“Herkesin doğrusu kendine, benim doğrularım herkese” halini alıyor.

Sadece anı yaşamaya odaklanmak kişiyi o an için mutlu edebilir. Peki mutlulukla geçen bütün o anları ard arda dizdiğinde kişi “mutlu bir hayatım oldu” diyebiliyor mu?

Şiirsel Matematik

“Doğanın muazzam kitabının dili matematiktir”. 

Şiirsel Matematik ! İş ile ilgili gerekli yerlerde kullandığım bir motto ! Benzer bir bakış açısı Edward Frenkel’in “Aşk ve Matematik” adı kitabında karşıma çıktı. Rus asıllı matematikçi Frenkel bu kitabında otobiyografik ögelerle kuramsal matematiğin son çeyrek yüzyıldaki gelişim sürecini anlatıyor.

Kitapta ilgimi çeken ana husus ise bu alanda kafa patlatan matematikçilerin üzerinde uğraştıkları bir sorunu çözmede başvurdukları yol. Görünürde o sorunu çözmek ile ilgisi olmayan bir açıdan soruna bakıp, ona matematiksel bir çözüm getirmek. Peki ama o açıdan bakınca çözeceğini nereden biliyorsun?

Sanırım verebilecekleri tek cevap var: “İçime öyle doğuyor!

İçe doğmak ne kadar fizik, ne kadar metafizik dünyaya ait bir olgu; bu ayrı bir tartışma konusu. Ancak önceki deneyimlerin de verdiği güvenle matematikçiler bu motivasyonla yola çıkabiliyor ve işin ilginci çok da güzel sonuçlar alabiliyorlar. Yani aradıkları çözümü matematiksel olarak buluyor; ispat edebiliyorlar. Yani o “içe doğmalar” işe yarıyor!

Peki neden?

Fiziksel evren, örneğin, büyük bir patlama sonucunda oluşmuşsa; bu durumda her şeyin tek bir şeye indirgenebileceğinden bahsedilebilir. Hal böyle olunca bu indirgeme sadece fiziksel alanda (nesneler, atomlar, vb) değil, düşünsel boyutta da olabilir. Tüm düşünceler tek bir düşünceye indirgenebilir. Tüm teoriler tek bir teoriye indirgenebilir. Tüm bilgiler tek bir bilgiye indirgenebilir.

Eğer her şeyin tek bir şey olduğundan yola çıkarsak, alt kademelerdeki bir boyutta, örneğin matematiksel bir sorunu çözüm sürecinde, birbiri ile ilgili görünmeyen paradigmalar arasında sıçrama yapabilir, bir paradigmada yer alan bir çözümü, bir başka paradigmadaki soruna uyarlayabiliriz.

Frenkel’in anılan kitabında bahsettiği Langland Programı da işte böyle bir holostik bakış açısı. Önceleri matematiğin birbiri ile ilgisi olmayan “kıtaları” arasındaki bağ kurmak üzere yola çıkılmış ve başarılı olunmuş da. Sayı teorisindeki kimi çözümleri geometrik sorunları çözmede (veya tersi) kullanmışlar ve irtibatın doğruluğunu da (ön koşul olarak) matematiksel anlamda ispat etmişler.

Son on yılda bu program matematik ile fiziği yanyana getirmeye odaklanmış durumda. İlk sonuçlar kuantum alan teorilerinin de benzer şekilde resme dahil edilmesini sağlamış.

Edward Frenkel - Aşk ve MatematikSoruna yaklaşım, çözümü arama modeli, şekli veya yeri… Bu açılardan bakıldığında karşımızdaki tabloyu örneğin ezoterik bir öğreti okulunun inanç tabanlı metedolojisinden ayırt etmek pek de mümkün değil. Bilimin veya matematiğin bu anlamda farklı yorumlanması ise belli ki sonuçta ürettikleri.

Üretilen bu sonuçlar, objektif olarak ispat edilebilen olgular. Kişiden kişiye değişiklik gösterecek, yoruma açık sonuçlar değil. x2 + y2 = z2 şeklindeki dik üçgenlerden anımsadığımız Pisagor Bağıntısı Türkiye’de ne kadar doğru ise Rusya’da da, dünyada ne kadar doğru ise Mars’ta da o kadar doğru ve geçerlidir.

Biraz da bu nedenle matematiksel bir buluş (bir formül, ispat vb) patenti alınacak, üzerinde telif hakkı iddia edilecek bir olgu değil. Çünkü o formül veya ispat matematiksel ilkeler çerçevesinde doğru ise (doğruluğu ilgili akademik camia tarafından kabul ediliyorsa) bu artık herkesin çıkarımda bulunabileceği olgu haline gelir.

Bir başka deyişle tüm matematiksel çıkarımlar birer keşiftir; icat değil. Onlar orada yeterli beyin gücü olan bir canlı türünün (insan?) gelip formülize etmesini beklemektedir. Yani doğa, evren orada duruyor; insanlık matematik dilini kullanarak onu kendi anlayabileceği (ve daha iyi anlayabileceği) hale getiriyor.

O nedenle Galileo’ya atfedilen şu söz ne kadar doğru : “Doğanın muazzam kitabının dili matematiktir”.

Dijital Kitap Macerası

Kitap toplamak, kişisel bir kütüphane oluşturmak zamanın geçişinin acısını azaltacak bir yoldaş belki de. Peki kitabın dijitalleşmesi, sosyalleşmesi bu tabloyu nasıl dönüştürecek?

Gelecekte kitap nasıl olacak? Bu soruya terfi ettiğimiz için kendimizi şanslı hissetmeliyiz. Çünkü uzunca bir süredir soru “Gelecekte kitap olacak mı?” şeklindeydi. Bugün artık görüldü ki kitap var olmaya devam edecek. Ama nasıl? Büyük bir olasılıkla şekil, format değiştirerek.

Gelecekte kitabın ne tür bir şekle ya da formata dönüşeceğini irdelemeden önce kitap delisi kişilerin kitap biriktirme hobisini ele alalım.

Bu kişilerin kitaplarla ilgili hayali veya vizyonu nedir? Şu kadar adetlik kişisel bir kütüphaneye sahip olmak mı? Belli tür, antika, imzalı vb kitaplara sahip olmak mı? Ya da?

Peki bir an için bunun gerçekleştiğini varsayalım. Ondan sonra ne olacak? Mesela o kitaplar nasıl korunacak (mı)? Enis Batur “Kitap Evi” adlı kitabında böyle bir hayalin gerçekleşmesi durumunda ne olacağını irdeliyor.

Hatta işin kolayına kaçıp, kitapları biriktirme işini başkasına ihale etmiş. (Kendisi de bir kitapsever olan) Öykünün kahramanı, toplayıcı vefat ettikten sonra, onun vasiyeti üzerine, devreye giriyor. Her türlü güvenlik ve kağıdı koruma tedbirleri teknolojik çözümlerle sağlanmış bir kitap evi buluyor emrinde. Dragos’ta, bahçe içinde. Şimdi ne yapacak? Bir kitapsever olarak size böyle bir miras bırakılsaydı ne yapardınız?

Kitapları deli gibi sevmeyenler, işte tam bu soruya getirip bağlar hikayeyi. O kadar kitaba sahip olacaksın da ne olacak diye huysuzlanırlar. (Şurası bir gerçek ki kitap aşığı birisinin kitap edinme hızı kitap okuma hızından daha süratlidir. Dolayısıyla zaman geçtikçe edinilen kitap sayısı okunan kitap sayısına oranla daha hızlı artar).

Belki de bu soruya en güzel cevabı Umberto Eco vermiş. Benden sonrası beni ilgilendirmiyor gibisinden bir yaklaşımı var. Yani kitap toplamak, kişisel bir kütüphane oluşturmak zamanın ötesine ulaşmak için icat edilmiş bir araç değil (kitap yazmak o kategoriye girebilir ama). Zamanın geçişinin acısını azaltacak bir yoldaş belki de. Kişinin zamanı dolduğunda o yoldaşa da gerek kalmayacak.

O nedenle ölen bir kişinin geride bıraktığı bir kütüphaneyi ardıllarının sağa sola dağıtması, bir sahafa yok pahasına satması, sokaktan geçen bir eskiciye hurda kağıt olarak kilo ile vermesi vb gidenin o zamana dek verdiği emek dikkate alındığında hiç de üzülünecek bir şey değil. O kütüphane görevini yerine getirmiştir. “Tüm o emek, günü geldiğinde sahafa satılmak için miydi?” diye ulvi mana(sızlık)lar ile boğuşmamak gerekir.

Yapılacak daha iyi şey, gitmeden önce kitapseverin kütüphanesini değerbilir birilerine aktarmasını becerebilmesidir. Böylece kütüphane varlık sebebini sürdürmeye devam edebilir.

Kitabın formatı nasıl değişecek? Kitap büyük bir olasılıkla dijitalleşecek. Şu an e-kitap dediğimiz ilksel format yerini daha gelişkin formatlara bırakacak. Dijital kağıt gibi yeni bir materyal bu dönüşümün temel dinamosu olacaktır. Böylece hem mevcut okuma modelindeki keyif alma duygusu korunmuş olacak hem de yükte hafif bir malzeme ile kişi neredeyse tüm kütüphanesini cebinde taşıyabilir hale gelecektir.

Bu yeni kitap formatı internete sürekli bağlı olan bir IoT (Internet of Things, Nesnelerin Interneti, yani internete bağlı bir nesne) örneğini de oluşturabilir. Böylece okuduğunuz öykü Arjantin’in hiç bilmediğiniz bir kasabasından bahsediliyorsa, tek bir tık ile o kasabanın resimlerine ulaşabileceksiniz (tabii gerçekten o isimli bir kasaba varsa).

Veya kitapta bahsedilen, tartışılan bir konu ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek isterseniz, kitabın içeriğinden ayrılıp, içeriği size yansıtan platformdan (dijital kağıt) ayrılmadan kitabın kapsamı dışındaki o detaylara ulaşabileceksiniz. Cortazar’ın Clone adlı öyküsünü okurken mesela, ünlü madrigalist Gesualdo’nun yaşamının detayları ilginizi çekebilir; ilk karısını gerçekten öldürmüş olup olmadığını merak edebilirsiniz. Ya da kendisini tecrit ettiği kalelerini. Tüm bu detaylar kitap olarak elinizde olan o dijital kağıt parçasının internete erişimesi sonucunda gözünüzün önüne gelebilir.

Bu aslında bir açıdan da yeni dijital kitabın kendi referans ağıyla birlikte var olmasını da gerekli kılmaktadır. Belki de bazı dijital kitaplar, içinde geçen atıflarla ilgili ek detay bilgilerin de internette olmasını temin edecek. Okur arama yaptığında cevapsız atıflarla karşılaşmasın diye. Belki de Calvino’nun Görünmez Kentler adlı eserinde geçen şehirlerin (bir olasılık) var olup olmadığını merak edenler, aramaları sonucunda bunların hayali olduğunu görecektir.

Belki de hikaye burada bitmeyecek! Başka bazı okurlar, belki de kalkıp yazarın betimlemelerinden yola çıkarak, kendi hayallerinde canlandırdıkları o şehirleri çizime dökecek ve hayali şehirler, gerçekte var olmasa da görsel anlamda var olabilecekler. Tıpkı Yüzüklerin Efendisi serisinde geçen pek çok mekan ve olayın resimlenmesi gibi.

Bu imkan yeni dijital kitabın da gazete veya dergi gibi artık tek yönlü olmaktan çıkıp, iki yönlü bir iletişim, bir etkileşim, ortamı haline gelmesini sağlayacak. Her yeni dijital kitap sadece yazar ile değil okurların birbiri arasında da düşünce ve hayallerini değiş tokuş etmelerini sağlayacak müstakil birer sosyal paylaşım platformu haline gelecek.

Eğer çoksatan bir dijital kitaptan bahsediyorsak bu sosyal ekosistem o kadar geniş kapsamlı olabilir ki bunların tamamının altından yazarın kalkması söz konusu olamayabilir. Bu durumda yayınevlerinde belki de yeni görevler icat edilecek. Dijital Sosyal Kitap Platform Editörü gibi.

Bu özellikler teknik olarak bugün internette sağlanabilir. Kısmen sağlanıyor da. Peki fark nerede? Fark bu hizmetlerin daha holistik bir şekilde ele alınması ve yeni “dijital sosyal kitap”ın bir parçası olarak resimde yer almasıdır.

Bu hizmetin bir kısmını internet üzerinden ücretsiz olarak sunan web siteleri de çıkabilir. En yakın aday, blog sitelerinin bunu birer ek özellik olarak bünyelerine katmaları. Yazar makalesini yayınlama sürecinde metnin içinde tespit edeceği kelimelerin ardına makalesinin sosyal ekosistemini oluşturabilir (Wikipedia gibi ortamlardan temin edeceği içerik ile Google gibi arama motorlarında yapacağı aramalar sonucunda tespit edeceği içerik ile vd).

Bu ekosistemdeki bilgiler arasında gezintiye çıkan okur, blog sitesinin sunduğu imkanlar sayesinde geri bildirimlerde bulunabilir, bunları diğer okurlar görebilir, yorum yapabilir vb.

Dolayısıyla bırakın bir kitabı, dijital ortamda şu an okumakta olduğunuza benzer dijital bir makaleyi okurken bile geniş bir ekosisteme ulaşma, bu ekosistemi oluşturan ögelerle, içerikle ilgili bilgilere erişme, bunlarla ilgili olarak makalenin diğer okurları ile etkileşim içine girme imkanını elde edebilirsiniz.

Dijital kağıt belli ki bu süreçteki son nokta olmayacak. Gelecekte kişisel kütüphaneler de onları oluşturan kitaplar da bireylerin beyninde yer alacaktır. Internet üzerinden bir kitap mı satın aldınız; kitabı bilgisayarınıza değil, beyninize indireceksiniz.

Kişi beynine indirdiği kitabı çeşitli dijital ve biyolojik imkanlarla açıp okumaya başladığında içindeki bilgiler kişisel tefekkür süreci sonucunda bellekte yer alan diğer bilgilerle ne şekilde eşleşip birleşeceğinin yönünü bulur. Bu da Matrix filmindeki o ünlü sahneye ulaşmamızı sağlar. Bir dakika önce hakkında hiçbir şey bilmediğiniz bir helikopteri bir dakika sonra uçurabilecek bilgiye sahip olduğunuzu idrak edebilirsiniz.

Kişisel kütüphanenin insan beynine taşınması sadece kitapseverin aile üyelerinin rahat bir nefes alması anlamına gelmeyecek. Yukarıda değinilen kütüphanenin devredilmesi sürecini de kolaylaştıracaktır. Günün sonunda bu devir artık bir beyinden başka bir beyine bilgi transferi haline gelecektir.

Kitabın dijitalleşmesi, biyolojikleşmesi macerası belli ki bununla da kalmayacak. Bu öngörü üzerine pek çok fantezi, tamamlayıcı hayali icat veya gelişme yamalanabilir. Üstünde titizlikle durulması gereken husus ise kitap, kütüphane veya başka bir formatta hayat bulan “bilgi”nin olası en uzun süre varlığını sürdürebilen ve uyumsuzluk problemi olmayan bir mecrada saklanabilmesi – internet, insan beyni ya da?

Ya da  kadim öğretilerde evrensel şuur diye sırlanan bir başka mecra!

Dijital Çığlık

Elektrik ile çalışan cihazların “yanması”nın veya “kısa devre yapması”nın onların yardım çığlığı olmadığını nereden biliyoruz?

Mart ayı önemli bir gelişmeye tanıklık etti. Google firmasının geliştirmiş olduğu AlphaGo isimli yazılım, dünyanın önde gelen GO oyuncularından Lee Sedol’u 4-1 yendi.

Bu seri, AphaGO’nun ustalarla ilk oyunu değil. Geçen sene 2. Dan seviyesindeki bir oyuncuyla oynayıp 5-0 kazanmışlığı var. Ancak Lee Sedol, Go oyunundaki en üst düzey olan 9. Dan seviyesinde bir usta. Zaten serinin sonunda Kore Go Federasyonu AlphaGo yazılımına da 9. Dan seviyesini verdi.

Sanki yanıbaşımızda bizimle birlikte yıllardır varlıklarını sürdüren bilgisayarların kapasitesine çoktan erişmişiz gibi, AlphaGo’nun bu başarısı pek çok insanın derdi haline gelmiş gibi. Kurtarıcı yorum şöyle: “Bilgisayar dediğiniz zaten insan ürünü bir şey; asla insan zekasını geçemez”.

Yani şuna bel bağlıyoruz: Boynuz kulağı geçemez!

Bu aslında önemli bir soru. Üstünde iyi düşünmek lazım. İnsan zekasının ürünü olan dijital teknolojiler insan zekasını geçebilir mi?

AlphaGo gibi yazılımların yapabildiği, kendilerine verilen önceki oynanmış maçların hamlelerini de analiz ederek, olası en iyi hamleyi makul bir süre içinde tespit etmesi. Bir başka deyişle bu süreçte akıldan, zekadan ziyade yüksek kapasiteli veri analizi söz konusu.

İnsan beyni de AlphaGo gibi bir veri işleme kapasitesine sahip olsaydı, akıl veya zeka durumu ne olurdu? Daha akıllı, daha zeki mi olurdu? Bugün yaptığı hatalardan daha mı az hata yapardı?

İşlem gücünün kapasitesini tartışmak belki de asıl hususu tartışmamızı engelliyor. AlphaGo’nun ya da daha genelde bir dijital cihazın  “yaşam” diye bir olgudan haberi yok. O ünlü Matrix repliğini hiç duymamış: “Başlangıcı olan herşeyin sonu da vardır”.

Ey AlphaGo! Bir gün gelecek senin de fişini çekecekler, bunu biliyor musun? Hayır! Bilseydin, şu kazandığın ya da kaybettiğin oyunların bir anlamı olur muydu? Hayır! Yaa işte karşındaki Lee Sedol bunları düşünebilen bir varlık!

O halde şu soruyu sormanın yeridir: AlphaGo ya da herhangi bir dijital teknoloji, gün gelir de insan gibi sonlu olmanın ne demek olduğunu merak eder mi? İnsan gibi sonlu olmayı arzu eder mi? Kolay cevap şöyle : Eğer insanlar onu bu şekilde programlarsa evet!

Peki insanlar onu o şekilde programlamasalar da başka beklentilerini karşılamak üzere kendisine verilmiş imkanları cihazlar, bu soruna bir çözüm getirmek üzere kullanmaya kalkabilir mi?

Geleceğin gelmesini o kadar beklemeden şunu da sormak mümkün: Şu an bile mevcut “aptal cihazlar”, sınırlarının dışına nasıl çıkıp çıkamayacağını araştırıyor olabilir mi? Bu soruya pek çok teknoloji uzmanı dudak bükecektir. Ama nereden bildiğini asla cevaplayamayacaktır. Neden? Çünkü bu soruya olumsuz cevap veren uzmanlar, kendi paradigma ve standardlarını baz alarak elde ettikleri çıktılara bel bağlamakta – “Olsaydı bilirdik”!

Oysa bunun tam doğru olmadığını yıllardır biliyoruz. Salonumuzu aydınlatan sıradan bir ampülün bile ne zaman patlayacağını bilmiyoruz? Ancak patladıktan sonra bakıp, patlamasının kendi içinde tutarlı bir sebepten kaynaklandığını tespit ediyoruz.

Aynı şey!

Bilgisayarı oluşturan bir elektronik devrenin ne zaman beklenin dışında tepki vereceğini bilmiyoruz; verdiğinde “haa kısa devre yapmış, yanmış” vb diyoruz. Elektrik ile hayat bulan o dijital dünyada bu patlamalar o elektronik devrelerin yardım çığlığı olamaz mı? En son ne zaman bir elektronik devre olmuştuk da o anlarda neler olup bittiğini deneyimlemiştik (de yukarıdaki yorumları ancak birer metafizik beyin jimnastiği diye fantastik buluyoruz)?

Derdim dijital cihazlarla insanlar arasındaki ilişkinin boyutunu değiştirmek değil. Aslında o ilişkiyi analojik bir model olarak irdelemek gerektiğini düşünüyorum. İnsan ile tanrı arasındaki ilişkinin analojisi.

Şimdi bu satıra kadar yukarıdaki metindeki tüm “insan” sözcüklerini veya insana hitap eden ifadeleri “tanrı” ile değiştirin. Bilgisayar veya dijital cihazlar gibi ifadeleri de insan ile değiştirin. Ve tabloya bir daha bakın.

İnsan şu an kendi kapasitesi, dünyası, paradigması, standardları çerçevesinde tanrı olgusunu anlamaya çalışıyor. Din müessesesi, ahlak ilkeleri vb bu konudaki en belirgin araçlar.

Peki ya tanrının bu tabloya bakış açısı, insanın dijital cihazlara bakış açısına benzer bir durumdaysa?

Ya insanoğlunun özgür iradesiyle yaptığı pek çok girişim, o makamda “ampül patlaması” veya “elektronik devre yanması” şeklinde değerlendiriliyorsa?

İnsanoğlu bu durumlar için de “Yok öyle değil; öyle olsa bilirdim” diyecek kadar bu alanda uzmanlığa sahip mi?

O halde soruyu yeniden sormak lazım: Ya yanıbaşımızdaki bilgisayar bizimle farklı bir boyuttan/paradigmadan varoluşsal sebeplerle iletişim kurmaya çalışıyorsa ve biz bunun farkında değilsek?

“Bir Ayrılık…”

Nesnelere anlam yüklemek bir değer yaratıyor. Ama herhangi bir nesnenin sonsuzluk karşısında hiçbir değerinin olmadığını anımsayınca o anlamlar ve değerler de havada asılı kalıyor.

Temizlik yapmam gerekiyordu. Eski dolaplar, raflar, çekmeceler. Kararlı ve acımasız bir çalışma yapma niyetim yoktu; ama öyle sonuçlandı. Ben de şaşırdım. Neredeyse elime geçen her şeyi attım. Uzun yıllardır dinlemediğim eski müzik kasetlerimi bile. Ki hepsi de son 25-30 sene içindeki dört ev değiştirme sürecinden başarı ile sağ çıkmış gazilerdi!…

Kasetleri 1980li yılların başından itibaren biriktirmeye, oluşturmaya başlamıştım. Müzik zevkimin gelişmesinde iki üstatın asgari eforla (bir kaç kaset, bir kaç isim) göstermiş oldukları yol göstericilik yeterli olmuştu (ama bu ayrı bir öyküdür; başka zaman anlatılmalı).

Şu an karşımda duran düzinelerce kaset içinde ta o ilk devirden kalma doldurma kasetler bile vardı. Mesela Pink Floyd – Wish You Were Here / King Krimson – Red. Doldurma kaset iki türlü olur; ya sen orijinal plaktan kasede kayıt yaparsın ya da (o zamanlar) bu hizmeti veren müzik dükkanlarına para karşılığı yaptırırsın.

Murat üstadın doldurduğu bu kasetlerin yanısıra üç grup kaset daha vardı. Yurt dışı seyahatlerimde edinmiş olduğum orijinal kasetler ile benim hazırlamış olduğum “karışık” kasetler (bugünün dijital kültüründe bunlara “playlist” deniyor). Bir kaç tane de yerli basım kasetler.

Bazı karışık kaset içerikleri (kasetlerin isimleri bana ait) :

“Restless Pain” (Temuuz 1990)

Pachelbel – Canon in D

If I Could Save Time (Jim Croce)

Remember a Day (Pink Floyd)

All in Green Went My Love Riding (Joan Baez)

Today (Jefferson Airplane)

The Company (Fish)

Easter (Marillion)

White Rabbitt (Jefferson Airplane)

Embryonic Journey (Jefferson Airplane)

A Gentelman’s Excuse Me (Fish)

Queens of Heart (Joan Baez)

?

Vigil (Fish)

A Way Out (Peter Hammill)

Where The Streets Have No Name (U2)

“Genesis – Unauthorised Biography” (Kasım 1991)

The Silent Sun

Looking for Someone

Can-Utility & The Coastliners

The Musical Box

More Fool Me

Your Own Special Way

Mad Man Moon

Duke’s End

In Hiding

Horizons

Seven Stones

For Absent Friends

Guide Vocal

Scenes From a Nightdream

Timetable

Lilywhite Lilith

Anyway

Turn it on Again

Me & Sarah Jane

Wot Gorilla

It’s Gonna Get Better

“Non-Creative Dreams & Thoughts” (Kasım 1991)

Feel So Different (Sinead O’Conner)

Total Eclipse of the Heart (Bonnie Tyler)

Nothing Compares to You (Sinead O’Connor)

Just Good Friends (Peter Hammill)

Where do You go to My Lovely (Peter Sarstedt)

Emperor’s New Cloths (Sinead O’Connor)

My Favourite (Peter Hammill)

Be (Neil Diamond)

Ophelia (Peter Hammill)

Break on Through (Doors)

House of the Rising Sun (Doors)

Dark Globe (Syd Barrett)

Skin (Peter Hammill)

Afraid of Love (Toto)

This Book (Peter Hammill)

Nebraska (Bruce Springsteen)

Octopus (Syd Barrett)

One of Us Can’t be Wrong (Leonard Cohen)

Three Babies (Sinead O’Connor)

Cicada (Deuter)

“Windy Sun” (Temmuz 1989)

Horizons (Genesis)

I will Find My Way Home (Jon & Vangelis)

You Have Your Own Special Way (Genesis)

Take a Look at me Now (Phil Collins)

Been Alone So Long (Peter Hammill)

Shingle Song (Peter Hammill)

Lady Nina (Marillion)

Bridge Over Troubled Water (Simon & Garfunkel)

The Silent Sun (Genesis)

Knight Moves (Suzanne Vega)

Russian Winter (Omega)

Take This Waltz (Leonard Cohen)

Solisbury Hill (Peter Gabriel)

I Don’t Like Mondays (Boomtown Rats)

Bazı kasetleri özel olarak ayırdım ve fotoğraflarını çektim. Sanırım ancak bu sayede onları çöpe atabilecektim. Öyküsü olan şeylerle vedalaşmak kolay değil. Mesela Fish’in ilk solo albümü olan Vigil in a Wilderness of Mirrors!

Kasetler1

Kasedi sanırım Bağdat Caddesi’ndeki Nezih Kitabevi’nden almıştım. Çevire çevire dinlediğim kasetlerden. O yaz farklı gruplar halinde Marmaris tarafına giden bir grup arkadaş belli bir gün ve saatte belli bir yerde buluşmaya karar vermiştik. Oraya gittim ve uzun bir süre arkadaşları bekledim. Gelen olmadı. Birkaç gün sonra buluşabildik ancak. Öğrendim ki sonradan buluşma yeri değişmiş ama bende eski mekan bilgisi kalmış – farklı mekanlarda birbirimizi beklemişiz! Orada beklerken bu kasedi dinlediğimi anımsıyorum.

O kasedin solunda duran kaset belli ki ev mamülü. O resmi anımsıyorum; bir dergiden kesip kaset kabı yapmıştım. Baştaki Iron Maiden kasedi aslında benim müzik zevkimle doğrudan uyuşmayan bir kaset. Üniversitedeyken (88 veya 89 yılı olmalı) bir arkadaşımla ladese girmiştik; kaybeden kazanana istediği bir kaset alacaktı. Kazadım ve bu kasedi istedim. Kaset en az 27 yaşındaydı demek ki.

1987’de Londra’ya gittiğimde edindiğim ilk Peter Hammill kasetleri. Tesadüfen aynı kareye girmişler (galiba bir tane daha vardı). Oradaki Genesis kasedini Karaköy’de yeraltı geçidinden almıştık İlhan Üstat ile. Aslında bir süredir o kasedi vitrinlerde görüyordum ama nedense Genesis’in eski bir albümü olarak kafama kazıdığım için itibar etmemiştim. Son albümleri olduğunu nasıl öğrendim anımsamıyorum ama büyük bir olasılıkla büyükçe bir kulaklıkla birlikte almıştık. O kulaklığı bir iki yıl kullandım yurtta yaşarken. Communards da Iron Maiden gibi deneysel çalışmalar kapsamında edinilmiş kasetlerden.

Kasetler2

Şimdi ikinci gruba bakıyorum. Radio Kaos yine 1987 Londra ganimeti. Bir gün Hyde Park’ta oturup kasedi baştan sonra dinlerken parçaların çağrıştırdığı şeyleri baz alan bir yazı (öykü mü demeli) kaleme aldığımı anımsıyorum. İşin zor kısmı tek bir dinleme süresi içinde (koştura koştura) yazılmasıydı. Çevire çevire defalarca dinlerken değil. Bir tür sürreal deneyim. Ya da yarım yamalak !

Erkin Koray’ın İlla Ki kasedi en eskilerden. Çünkü lise sonda almıştım bu kasedi. O zaman yeni çıkmıştı. “İlla ki muhabettimiz karpuzlu olsun”. Bu kaset Erkin Koray ile resmi tanışmamızdır.

Peter Gabriel – So ! ODTÜ’deki ikinci yılım olsa gerek. Bir gün kız arkadaşım ile sanırım Kızılay’da geziyorduk. Pasajın içindeki bir kasetçide gördüm Gabriel’in yeni albümünün çıkmış olduğunu. Şımarıklık yapıp kendime hediye olarak aldırmıştım bu kasedi.

Üniversitedeyken bir arkadaşım bir gün TRT 3’deki bir müzik programında adı Peter Hamond ya da Hamil olan birisinin “Too Many of” bilmemne diye bir şarkısını dinlediğini ve benim çok sevebileceğimi söyledi. Peter Hammill ile böyle tanıştım. Ancak arkadaşımın bahsettiği o albümü bulmak yıllar sürdü. Sağ alt köşedeki işte bu albüm: And Close As This. O şarkının adı da : Too Many of My Yesterdays. Kırık bir aşk hikayesi.

Yıllar sonra sırf O’nu dinlemek için araba ile Selanik’e gittim ve küçük bir gece kulübünde onu canlı izleme, hatta onunla fotoğraf çektirme imkanı buldum. İçine kapanık birisi gibi geldi bana. Ben de uzun uzun onunla olan müzikal ilişkimi anlat(a)madım.

Bir yaz Kaş tarafına tatile gitmiştim kendi başıma. Patara sahilini boydan boya katettiğimi ve çevire çevire bu kasedi dinlediğimi anımsıyorum. Daha sonra Patara’ya hiç gittim mi anımsamıyorum.

Roger Waters’ın When The Wind Blows isimli film müzikleri albümü. 1989’da Ankara’daki son günlerimden birisinde bir arkadaşın evinde bu kasedi dinlerken teyp kasedi sarmış ve kaset kopmuştu. Bu resimde belli olmuyor olabilir ama kaset hala o şekilde kopuk olarak 27 sene geçirdi (ve bugün öldü).

Kasetler3

Şimdi üçüncü gruba bakıyorum. Üniversitedeyken iki yaz (85 ve 86) yurttaki aynı arkadaşımla iki kafadar batı ve güney sahillerini dolaşmıştık. Otostop ile. Edremit’ten Alanya’ya. Oralara ilk gidişimdi. Vangelis’in Soil Festivities kasedini o seyahatlerin birinde Bodrum’dan aldık. Aslında bu kasedi arkadaşım aldı ben de daha pop bir kaset aldım (sanırım Wham’in bir kasediydi). Sonra, daha oradayken, kasetleri değiş tokuş yaptık. 30 yaşında bir kaset.

Sağ alt köşedeki RAKS kasedi Mike Oldfield’in Çin Konseri olması lazım. Yurttaki yan odada kalan Hasan Hüseyin’in en sevdiği kasetti bu. Ders çalışırken bunu benden ödünç alır saatlerce hatta günlerce dinlerdi (çok mütevazı birisiydi; kimya mühendisliğini birincilikle bitirdiğini ancak mezuniyet günü öğrendik). Onun hemen altındaki kaset bir tuvalet kağıdı parçasının otuz sene hayatta kalabileceğinin ispatıdır. Mavi.

Geçen Cuma benim için kötü bir gündü. Soğuktan donanı buzla ovarlar hesabı iki gün sonra Pazar günü işte hayatımda bu denli önemli yeri olan düzinelerce kasedi çöpe attım. Atabildim. Hiçbir anlamı ve doğrudan ilişkisi yok biliyorum. Ama bir tür kaybet-kaybet oyunu. Kazananı olmayan. Bir tür denge sadece.

Nesnelere anlam yüklemek bir değer yaratıyor. Ama herhangi bir nesnenin sonsuzluk karşısında hiçbir değerinin olmadığını anımsayınca o anlamlar ve değerler de havada asılı kalıyor.

Bu kasetler üniversite hayatımın ve akabindeki iş yaşamımın ilk yıllarının müzikal bir özeti gibi. Ve o özet bugün beklenmedik bir şekilde sona erdi. Belki de çoktan olması gerektiği gibi. Az dinlediğim Fransız bir şarkıcı olan Mama Bea’nın bir şarkısındaydı sanırım : “Öleceğiz! Öleceğiz!”

 

Hoca Gitmiş!

Bazı insanları kaybetmeyi hiç istemeyiz! Belki de o duygunun paydaşıdır, artık onu sonsuza dek kaybettiğimizi öğrendiğimizdeki şaşkınlığımızın nedeni.

Tıklım tıkış bir anfi.

Üstelik aşina olduğumuz bir yer de değil.

Üstelik “ortak” alınan bir ders olduğu için kendinizi biraz “avamlaştırılmış” da hissetmiyor değiliz.

Birinci sınıflar için açılmış olan ortak dersler bile (örn. matematik, fizik vb) bizim bölüme “özel” verilirdi.

Hocalar bizim bölümün binasındaki anfilerimize, “ayağımıza” gelirdi. Nedeni basit! Ortak alırsak ortalamayı yükseltme potansiyelimiz vardı. Diğer bölümde okuyanların günahı ne?

Bu ise bir grup mühendislik sınıflarının ortaklaşa aldığı bir ders. Herkesin ortalamayı yükseltme potansiyeli olduğu için sorun yok yani; ortaklaştırılmış. Bilgisayar, elektronik, endüstri mühendisliği ikinci sınıf öğrencileri. Dersin kodu 255, adı Differential Equations (Difransiyel Denklemler). Adını da kodunu da 30 senedir hala unutmamış olmamın güzel bir nedeni var.

Zorunlu olan bu derse kayıtlı öğrenci sayısı iki yüz civarındaysa, beşeri bilimler binasının giriş katındaki bu anfi onun yarısını belki de dörtte birini alacak kapasitede (ya da anfinin hacmi kaç ise kayıtlı öğrenci sayısı için onu iki veya üç ile çarpın).

Dönemin ilk haftası. İlk ders. Nasıl olmuşsa en ön sırada yer bulmuşuz iki arkadaş; oturmuş, hocanın gelmesini bekliyoruz.

Araştırmacı gazeteci öğrenciler hoca hakkında bilgi edinmişler bile. Biz orada beklerken kulağımıza çalındığına göre “çok baba bir hoca” imiş, “profesör” imiş. (80li yıllarda üniversitelerdeki profesör ünvanlı hoca sayısı oldukça azdı; mesela bizim koca bölümde bir profesör vardı). Bölüm dışı bir dersi bir profesörden almak; oldukça sıradışı idi.

Neyse bir süre sonra gençten birisi geliyor. Tahtanın önünde, ona paralel yürümeye başlıyor; bir o yana bir bu yana.

Hiçbir şey söylemiyor. Gürültünün azalmasını bekliyor.

Sonra durup “İsteyen çıkabilir, yoklama zorunluluğu yok” diyor.

Sınıfta bir boşalma. En azından şimdi kapasite kadar (belki biraz daha az) öğrenci kalıyor küçük anfide.

Hoca yine sessizliğe bürünüyor. Tahtaya dy/dx yazıp yine voltasına başlıyor.

Gürültü mahçup olup bitmeye karar veriyor. Sessizlik sağlanınca hoca ders anlatmaya başlıyor.

Dersten çıkışta “baba profesörü” göremediğimiz için üzülmüş, ama şaşırmamıştık. Adam ilk haftadan itibaren şahsen derse gelecek değildi ya. İşte bir asistanı göndermişti anlaşılan.

Daha sonra öğrendik ki o mütevazı, dingin, sinirden eser olmayan genç hoca, meğer o istihbaratını aldığımız “baba profesörmüş”!

Prof. Dr. Tosun Terzioğlu ile böyle tanıştık. O bizi şahsen hiç tanımadı. Onunla ilgili duygularımızı, düşüncelerimizi hiç bilmedi. (Oturup iki laf etmişliğimiz bile yok).

Ama biz ilk gün derse giden o iki arkadaş, o günden sonra onu hep kalbimizin “idol hoca” bölümünde sakladık. Hiç bir dersini kaçırmadık. Ona ayıp olmasın diye sınavlarına çok çalıştık; en yüksek notu alarak dersi geçtik.

(O yıllarda üniversitelerde “bazı” hocalarla ilgili böyle bir durum vardı. Hocaya “ayıp” olmasın diye ona başka bir değer veren öğrenciler, sınavlarda soruları tam cevaplayamayacağını görürlerse yarım yamalak bir şeyler “çiziktireceğine” boş kağıt verip sıfır almayı tercih ederdi).

Yıllar boyunca konu açıldıkça gıyabında onu (her zaman sitayişle) andık. O ilk ders günündeki şaşkınlığımızı çevremizle paylaştık. Onu tanıyan başkalarıyla karşılaştığımızda onun hakkında benzer yorumlar yaptıklarında, şaşırmadık.

Dün akşam haber sitelerine bakarken, Tosun Hocamızın vefat ettiği haberini gördüm. Hem çok üzüldüm hem de şaşırdım.

Bazı insanları hiç kaybetmeyi istemeyiz ya belki de o duygunun paydaşıdır, artık onu sonsuza dek kaybettiğimizi öğrendiğimizdeki şaşkınlığımızın nedeni.

Haberi görünce şimdi ABD’de yaşayan, o ilk gün dersine birlikte gittiğimiz arkadaşıma mesaj attım Twitter’dan. Ertesi sabah epostalarımı incelerken, meğer onun benden bir kaç saat önce haberi gördüğünü ve bana eposta ile durumu bildirmiş olduğunu gördüm.

Bu da böyle naif bir anımızdır Tosun Hoca ile. Işıklar içinde yatsın!…

Not : Son yıllarda üniversitelerde yarım zamanlı ders veriyorum. Bana hoca denmesi Tosun Hoca’ya ayıp; olsa olsa onun yanında bize “moca”lık makamı düşer. Ondan aldığımız ışığı, öğrenciye yaklaşım modelini, benzer şekilde bugünün gençlerine yansıtmaya çalışıyorum. Bu biraz da ona olan borcum.

(Bu yazı için müzik önerisi : Leonard Cohen’in ilk albümü – Songs of Leonard Cohen)