Bilginin Değeri

Anı yaşamak, o an için mutluluk verebilir. Peki bu yeterli mi?

Kıyıda köşede kalmış lokantaları keşfetmek güzeldir. Hele bir de lezzetliyse. Örneğin İstanbul’da en güzel lahmacunu Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin karşısındaki G.Antepli Mehmet Usta’da yapılır. Onu Fatih’teki Öz Kilis Kebap ve Lahmacun Salonu izler.

Döner mi? Birkaç tane birincim var. Aksaray’daki Sadık Usta. Maltepe’deki Dönerci Ali Usta, Kavacık’taki Bayramoğlu. Ve Galata’daki Tünel Döner.

Köfte? Tabii ki S.Ahmet’teki Selim Usta (artık şubeleri de var). Sirkeci’deki Filibe Köftecisi.

Bu tür lokantaların müdavimleri iki gruptan oluşur. Birincisi bulundukları semtte veya yakınında yaşayan sakinler. İkincisi de benim gibi istihbaratını almış olup, üşenmeyip yaşadığı yerden kalkıp gidenler.

Özellikle bu ikinci gruba girenler, alanında bu denli başarılı bir örneğin neden daha geniş kitlelerce bilinmediğini merak eder.

Bu durum sadece yeme-içme mekanları için geçerli değil. Örneğin ilgi alanlarımdaki sözüne güvenebileceğim, uzman kişileri tespit edip, onların eserlerini, ürünlerini yakın takibe almayı önemserim. Benzer bir durumu orada da gözlerim. Kişinin söyledikleri, yazdıkları, çizdikleri, ürettikleri çok değerlidir ama nedense onu da ancak bilenler bilir.

Bu bir öğretim üyesiyse, sadece öğrencilerinin yakın takibindedir ama toplumu ilgilendirecek diğer kesimler onu pek tanımaz. Eserlerini bilmez.

Bu tür kişileri yakın takibe alan ya da almak zorunda olanlarla ilgili bir sıkıntı var. O da kişinin yarattığı izleri kayıt altına alma konusundaki gönülsüzlükleri. Örneğin kişi düzenli olarak halka açık konferanslar veriyorsa, bunun video veya ses kayıtlarının alınmasını, internet üzerinden paylaşılmasını nedense düşünmezler.

Bu tür kanaat önderlerinin kendileri ne yazık ki mütevazılıklarından zaten konuya özen göstermez. Gösterse kibirli damgası yer.

Peki bireyler kendi dünyalarındaki bu eşsiz kurum ya da kişilerin daha geniş kitlelerce bilinmesini sağlamada neden kendilerini sorumlu hissetmez?

Benim cevabım “bilgi olgusu”na değer vermiyor olmalarıyla ilgili. Birey sadece o anı yaşıyorsa, o an için gereksinim duyduğu şey karşılanıyorsa, bunu bir sonraki ana taşıma konusunda herhangi bir motivasyonu yoktur.

Dünyanın en güzel dönerini Aksaray’da iki metrekarelik bir mekanda yapan bir dönercide yiyorsunuz ama bunu dünya ile paylaşma gereği duymuyorsunuz. Sadece karnınız acıktığında ve içinizden döner yemek geliyorsa gidip o anın hazzına erişmek için o mekanı kullanıyorsunuz.

Kuantum konusunda çok iyi konferanslar veren bir hocanız var. Dersi geçmek için gidip onun her konuşmasını dinliyorsunuz; ama ses veya video kaydı alıp, o gün orada olmayanların da o konuşmadan istifade etmesini önemsemiyorsunuz.

Suyun öte yanında birileri ise şöyle düşünüyor: Üniversitemizde ders veren profesörlerin tüm ders anlatımlarını videoya kayıt edelim. Bunu tüm dünyaya ücretsiz olarak açalım. Dileyen, dünyanın neresinde olursa olsun, bunu izlesin, konu hakkındaki bilgi eksikliğini gidersin.

Her insan hayata sorular sorarak başlıyor. Ancak zamanla içine düştüğü çevrenin, toplumun olağan baskıları karşısında pes etmek zorunda kalabiliyor; kolu kanadı kırılıyor. Geleneğin, böyle-gelmiş-böyle-gider mentalitesinin bir parçası haline geliyor. Dogma, dogmatizme evriliyor.

“Herkesin doğrusu kendine, benim doğrularım herkese” halini alıyor.

Sadece anı yaşamaya odaklanmak kişiyi o an için mutlu edebilir. Peki mutlulukla geçen bütün o anları ard arda dizdiğinde kişi “mutlu bir hayatım oldu” diyebiliyor mu?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s